“Sanatı Olmayan Toplum Yok Olur”

Sanatın en önemli alanlarından biri olan tiyatroyu diğer sanat dallarıyla en iyi harmanlayan üstatlardan biri Hakan Gerçek ile kendi tiyatroculuk hikâyesinden, bugün sanat dünyasında ne tür gelişmeler yaşandığına dair güzel bir röportaj yaptık.

 

Tiyatroya başlamanıza etken olan şeylerde biraz bahseder misiniz? Ailenizden gelen bir istek mi yoksa kendiniz mi keşfederek tiyatrocu olmak istediniz?

 

Tiyatro ailemden gelen bir şey değil. Bu konuda tekim hatta ilkim demek daha doğru olur. Eskişehir’de amatör olarak ve bir dernekte çalışmaya başladım, orda amatör olarak başlayınca merakım daha da arttı. Sonra 1983-84 yılında Mimar Sinan’da konservatuar bölümünü kazandım. Üçüncü sınıfa geçtiğim sene de, rahmetli hocam Müşfik Kenter tiyatroya çağırdı. Sonra Kenter Tiyatrosu’na dahil oldum 24 yıl kadar orada devam ettim. Şuanda da Tiyatro Gerçek’i kurdum 5-6 yıldır da o devam ediyor. Yani tiyatroculuk ailemden gelen bir şey değil ama ben 12 Eylül dönemi olmasına çok bağlıyorum. O zamanlarda bizim yaşıtlarımız daha çok sosyal alanlara kaymışlardı. Belki öyle bir itici güç olmuştur bende. Kendimi en iyi ifade edebildiğim alan olarak gördüm tiyatroyu, sahnede kendimi çok huzurlu ve mutlu hissettim. En önemli sebebi de budur. 


Yeni film, dizi projeniz var mı? Yoksa sadece tiyatroda mı devam etmeyi düşünüyorsunuz?


Güzel proje gelirse tabi ki olumsuz bakmıyorum ama son dönem tiyatro çok ağırlıklı. Şu an  “Üstü Kalsın”, “Savunma ve Sanat” gibi oynadığım üç oyun var. Yeni projeler de geliştiriyoruz o yüzden pek zamanım olmuyor.


Gerek dizide, filmde gerek tiyatroda olsun en çok oynamayı sevdiğim karakter şuydu dediğiniz bir rol var mı? Kendinize en çok yakın bulduğunuz ya da keşke öyle bir karakter olsaydım dediğiniz?


Yok diyebilirim. Hele ki televizyonda hiç olmadı. Ama sinemada “Melekler ve Kumarbazlar” diye bir film çekmiştik. Adapazarı depremini anlatan bir sinema filmiydi. Orada bir Sakaryalı amigoyu oynuyordum ve bu rolümü çok sevmiştim. Ama tiyatroda hep sevdiğim, istediğim rolleri oynadım hiçbir zaman istemediğim bir karakteri canlandırmadım. Kenter Tiyatrosu’ndayken de kendi tiyatromda da hep istediğim projeleri yaptım. Bu konuda şanslıyım. Ama çok severek oynadığım roller elbette ki var. Mesela Anna Karenina’da Levin karakterini, Van Gogh’u, Savunma’da Clarence Darrow’u çok severek oynadım. Üstü Kalsın’da Cemal Süreya’yı oynamıyoruz tabi şiirlerini seslendiriyoruz ama o da çok severek çıktığım bir gösteri. Yine Kenter Tiyatrosu’nda oynadığım “39. Basamak” çok keyifli bir komediydi. Ama son dönem içinde hemen hemen tüm projelerimi zaten kendim de seçtiğim için keyif alarak oynuyorum.


Eski oyunlarınızdan Van Gogh’u tekrar Tiyatro Gerçek’te görecek miyiz?


Düşünüyorum. Şuan ki oyunların hepsi tek kişilik performanslar olduğu için çok yoğun geçiyor. Bu yüzden kendime çok da yüklenmek istemiyorum ama Van Gogh oyununa devam etmek istiyorum. Portreler’i; Clarence Darrow’u, Cemal Süreya’yı  ve Van Gogh’u üçünü bir arada ileriki bir zamanda oynamayı düşünüyorum.


Tiyatro Gerçek’te ilk olarak Van Gogh’u oynamanızın sebebi neydi? Van Gogh’un en çok neyi etkiliyor sizi?


Van Gogh benim çok değer verdiğim deha olarak gördüğüm bir ressam. Van Gogh’un resimleri ve hayatı beni çok etkiliyor. Ayrıca kendi portresini en çok yapan ressamlardan bir olması ve bende tiyatroyu kurarken portreler üzerine yoğunlaşacağım için Van Gogh’un iyi bir seçim olacağını düşündüm.

 

Ama tabi ki beni en çok yaşadığı dönem, işine çok sıkı sarılması ve işini çok severek yapması etkilemiştir. Ben zaten o oyunun başlığını “sevmek ve çalışmak” üzerine kurmuştum. Çünkü insanın işini severek yapması ve çok çalışması gerçekten çok önemli. Genelde çok nadir insan istediği ve sevdiği işi yaparak hayatını sürdürüyor. O sebeple Van Gogh’un yaptığı işe çokça emek sarf etmesi, hele ki sanat gibi bir alanda ve onun dönemindeki gibi zorluklara katlanarak bunu yapması beni, Van Gogh’u oynamaya itti diyebilirim.

 


Şuanda Cemal Süreya’nın şiirlerini seslendirdiğiniz “Üstü Kalsın” seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Şüphe yok ki, Cemal Süreya İkinci Yeni şairleri arasından belki de tüm şairler arasından en çok etkilendiğiniz kişi. Peki neden Cemal Süreya?


Biz İş Sanat’ta yaklaşık on küsur senedir, Atilla Birkiye’nin metinlerini hazırladığı Mehmet Birkiye’nin de yönettiği şiir gösterileri yapıyoruz. Beni sesli şiir okumaya oradaki gösteriler teşvik etti. Daha doğrusu Atilla Birkiye benim seyirci karşısında şiir okumamı isteyen ilk ve bunu sağlayanlardan biridir. Bende okudukça çok sevdim. Fakat şiir okumak çok zor bir iş. Çünkü herkesin kulağında o şaire dair, o şairin şiirine dair bir müzik var, şarkı söylemek gibi. Siz o sesi, sizi izlemeye gelenlerin kulağında yaratamayabilirsiniz. Ama bütün bu süreç içinde okuduğumuz bir sürü şair var Türk edebiyatında. Cemal Süreya’nın şiirleri, zaten önceden de kendi başıma okumaktan çok keyif aldığım ve seyirci karşısında seslendirirken daha da keyif aldığımı fark ettiğim şiirlerdir. Fakat Cemal Süreya’nın şiirleri kolay şiirler değildir yani seyirci karşısında çok okunası şiirler değildir. Oyuna ve sahneye yakın değildir. Birinci portremiz Van Gogh’tu ikinci portremiz de bizden biri, Cemal Süreya olsun istedik. Tabi Van Gogh’un hayatıydı

 

 

Cemal Süreya’nın hayatını anlatmadık.  Şiirlerini ve düz yazılarını aldık zaten bunların onun hayatını yeterince anlattığını düşündük. Yani Cemal Süreya’nın zekası, aşka bakışı, toplumsal olaylara bakışı, kendisinin Dersim’den çıkıp gelmiş olması, çocukluğunda çekmiş olduğu sıkıtılar ve kadınlarla ilişkisi, kadınlara dair gözü beni çok etkiledi. İnanılmaz imgeler var. Hala okurken bile yeni şeyler keşfediyorum. Bana çok sürprizli bir şair geldi. Seçmemdeki en önemli sebep ise; Van Gogh’u da Cemal Süreya’yı da, Clarence Darrow’u da zekaları ve hepsinin kendi alanında hayata bakışları beni çok etkiledi ve kendime yakın buldum.


Peki “Tiyatro Gerçek”te gerek İkinci Yeni şairlerinin, gerek diğer şairlerin şiirlerinden derleyeceğiniz yeni bir projeniz var mı? Cemal Süreya’dan sonra kimin şiirlerini seslendirmek istersiniz?


Düşünüyoruz. Şuanda Atilla Birkiye ile de konuşuyoruz. İkinci Yeni’den olmayabilir bambaşka biri de olabilir. Türk Edebiyatı’ndan da, hikâyecilerden de var. Cemal Süreya’dan sonra bir tane daha bu şekilde bir edebiyat gösterisi yapacağız. Önümüzdeki birkaç sene içerisinde mutlaka hayata geçireceğim.


Sizce şuan özel ve Devlet Tiyatroları’nın gidişatı nasıl? İnsanların tiyatroya ilgisi son zamanlarda arttı mı yoksa daha mı azaldı?


Çok eskiye göre değerlendirirsek teknolojinin de gelişmesiyle azalma var. Toplumu bu şekilde geliştirmemekten ve sanat eğitimi vermemekten kaynaklanan kayıplar var. Şuandaki devlet politikasında devlet ve şehir tiyatrolarının kapatılmaya çalışılması, yeni yasa tasarıları çıkarılmaya çalışılması bence çok kötü. Devlet tiyatrolarının hiçbir şekilde kapatılmaması gerekir. O anlamda tabi ki üzücü durumlar yaşıyoruz Türkiye’de.

 

Devlet Tiyatroları bir gelenek oluşturmuştur ve bu geleneği kökten yok etmek çok anlamsızdır. Burada yapılan sadece Devlet Tiyatroları'nı kapatmak değil, sanata vurulan bir darbedir. Özel tiyatroların meselesine gelince çok zor şartlar altında yapılıyor. Salonsuzluk, sıkışık maddi koşullar içerisinde kendilerinden ödün vererek bu işi yürütmeye çalışıyor bütün özel tiyatrolar. İrili, ufaklı kurulan gençlerin de kurmuş olduğu çok tiyatro var ve onlar bana hep umut vaat ediyor. 

Tiyatroların maddi, özellikle de manevi anlamda çok desteklenmesi lazım. Özel sektörün, varlıklı insanların bir tek tiyatroya değil sanatın her dalına destekte bulunması lazım. Mesela herhangi bir özel tiyatronun o seneki ilan giderini karşılamak, kostümlerini yaptırmak, salon kiralarını ödemek gibi yardımlar yapılabilir. Paradan bahsetmiyorum, biz tiyatrocular kimseden para istemiyoruz. Çünkü sanatın ve sanatçının özel bir şey olduğuna inanıyorum o yüzden kesinlikle desteklenmesi gerekiyor.

 

Türkiye’de şuan çıkarılmaya çalışılan sanat yasası gibi yasalar değil sanat devrimi yasaları çıkarılması gerekir. Yani bir devrim yapılması gerekir. Sanatta herkesin el ele verip insanları sanata teşvik etmek gerekir. Ama tabi ki bunun yapılmamasının sebebi çok açık. Çünkü sanat insanı odak alan ve insanı geliştiren bir şeydir. Devletin de özel sektörün de sanatı ve sanatçıları her anlamda desteklemesi gerekir. Sanatı olmayan toplum yok olur, o toplum biter, o toplum cahil bir toplum olarak yaşamaya devam eder sadece nefes alıp verir başka hiçbir şeyi olamaz.

 

Röportaj: Özlem TOPALOĞLU

 

Mart 2014
 

Dikkat: Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, hiçbir şekilde kullanılamaz.

 

 
 
loading...
loading...