“Of”u Olmayan Kadın

 

 

 

 


 

 

“Çolpan, kopya kâğıdı kullanmadan yazılmış, edebi değeri son derece zengin bir sayfa bana göre ve tek nüsha’’dermiş Sadri Alışık hayat arkadaşı Çolpan ilhan için.  Bir kadın için ne büyük mutluluktur bu sözlere nail olmak. Doludizgin yaşanmış bir aşkın kahramanı usta oyuncunun, hala eşinin her bahsi geçtiği yerde gözlerinde ayrı bir pırıltı olması boşa değil... Emek verilmiş, birlikte pek çok an, anı paylaşılmış, mutlu olunmuş 36 yıllık gerçek bir aşk hikâyesi onlarınki…

 

Bir gece ağabeyi Attila İlhan (ağabeyi)’la yıldızları seyrederken “Ne kadar güzel yıldız sanki tutabilecekmişiz” gibi dediğinde, ağabeyi “İşte sen de, ileride bir gün, öyle bir yıldız olacaksın. İçindeki şeyler oradaki gibi parıl parıl parlayacak.” dediği Türk sinemasının ve tiyatrosunun  unutulmaz oyuncusu Çolpan İlhan gerçekten de öyle bir yıldız olmuş ki ne unutulmaz oyuncu Sadri Alışık’ın, ne de ağabeyi Türk edebiyatının en önemli şairlerinden Attila İlhan’ın gölgesinde kalmış… Kendi başına, tek ve dokunduğu her alanda başarıyı kucaklayabilmiş, zoru seven bir yıldız o…

 

Tiyatro ve sinema oyuncusu, ressam, moda tasarımcısı ve tiyatro eğitmeni olarak birçok alanda önemli başarılara imza atan usta oyuncu, şimdilerde ocak ayında prömiyeri yapılan 2002’de Judi Dench ve Kate Winslet’a en iyi kadın oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren “Iris”inden etkilenerek sahneye uyarladığı “Sonbaharı Beklerken” tiyatro oyunuyla seyircisinin karşısında. Sanatçı oyunda çağın en baş edilmez hastalığı Alzheimer’ı yakalanan yazar Iris Murdoch’ı oynuyor.


Her ne kadar sanatçıyla yeni oyunuyla konuşmak üzere bir araya geldiysem de sohbetimiz uzadı ve  sanat hayatına nasıl adım attığından, evlilik hayatına kadar uzanan keyifli bir söyleşi çıktı ortaya.

 

Sanat hayatınıza adım atarken kimden, nelerden etkilendiniz? Tiyatroya ilginiz nasıl doğdu?


Aslında meslek olarak düşünmesem de, tiyatroya çocukluğumdan gelen büyük bir istek vardı içimde. Sonra ilkokulda temsiller oynamakla devam ettim. Henüz ilkokuldaydım, her işin başına ben geçerdim. Oyun seçerdim, rolleri ben dağıtırdım hatırlıyorum, bir nine rolü almıştım. Gözüme gözlükler takmıştım. Çocukluğumda, İzmir’de güzel bir bağımız vardı. Önünde kocaman bir dut ağacı vardı. Aile büyükleri o dut ağacının altında bir şeyler yer içerken, ben böyle tülbentleri alır başımı bağlar, kendime göre bir şeyler yapar, onlara kendi kafamdam rondlar oynardım hep.  


Ailenizde sanatçı var mıydı?


Hiç yok. Babam hukukçuydu, annem liseyi bitirmiş bir ev hanımıydı. Yani bunun nerden geldiğini biz uzun yıllar ağabeylerimle beraber düşündük ama keşfedemedik. Sonra normal tahsil hayatım başladı tabi. İlkokul, ortaokul derken lise eğitimim için Kandilli Kız Lisesi’ni gittim. Lisenin muhteşem bir kütüphanesi vardı. Ders saati sonunda o kütüphanede oyunlar seçerdim hep.


O dönem için hayli zor olan  Moliere, Goldone gibi yazarların oyunların oynadım sınıfta. Herkese rol dağıtımı yapardım. Lise kız lisesi olduğundan oyundaki erkek rollerini hep kendim alırdım. Bir de çok zor olan roller onlardı, bu sebeple de kendim oynamak isterdim hep.   Liseyi daimi yatılı okudum. Okulda 15 günde bir temsil verirdik hocalarımıza. Bayağı sahnenin önüne iskembeler konur, hocalarımız bizi seyrederdi. Hazırladığımız oyunu baştan sona eksiksiz oynardık. Kâğıttan aksesuarlar yapar Moliere tiplemelerini çıkarmaya çalışırdım kendime göre. Ta o yıllardan başlayan ve bugünlere kadar devam eden bir istekti benimki.

 

Doğal olarak lise yıllarımdan bu yana hep konservatuara gitmek isteği vardı içimde. O zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi olan, şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nin İç Mimari ve Resim bölümünü okudum. Aynı anda konservatuar sınavlarına da girdim. Bunu ağabeyim Attila İlhan’la suç ortaklığı yaparak ailemden gizledik. Konservatuar imtihanını kazandığımda ertesi gün gazetelerde kendi fotoğrafımı gördüm.


Oyunculuk kariyeriniz nasıl başladı?


Dikkat çekmiş olmalıyım ki hemen ardından oyunculuk serüvenim başladı. Daha sonra tüm tiyatrolardan teklif aldım. Fakat babama söylemeye cesaret edemedim. Hakkımda müthiş güzel eleştiriler çıktı. Ertesi yıl Balıkesir’de bir festivalde Antigone’u oynadık. Orhan Hançerlioğlu oyunumuzu izlemiş. Dönemin en ünlü yönetmenlerinden Şakir Sırmalı da o sıralarda ‘Marguerite Gautieri’ oynayacak birini arıyormuş. Sinemanın içinden de bulamıyormuş. Orhan Hançerlioğlu ‘Ben Balıkesir Festivali’nde bir kız gördüm, bir bak ona’ demiş. Beni çağırdıklarında ‘Nasıl oynayacağım Marguerite Gautieri? Daha çok küçüğüm bir, ikincisi dönemin Fransası’nın ünlü oyunlarından biri dedim. Yönetmen, ‘Bak burada ne yazıyor, iri gözleri olan, uzun, simsiyah saçlı çok uygun dedi. ‘O zaman müsaade edin ailemden izin alayım. Çok isterim ama bilemiyorum’ dedim.

 


Sevgili ağabeyimle (Attilla İlhan) buradan bir vapura bindik ve İzmir’e gittik. İki-üç gün aile toplandı, karara vardı. Babamın takıldığı nokta: ‘Bu işte başarılı olamazsa sonra çok ıstırap çeker diye düşünmüş. ‘İyi okuyan bir kız, ufku geniş, kafası çalışıyor. Yani bu olay onu mutsuz ederse üzülürüz demiş. Ağabeyim de beni savunmuş; ‘O farklı biri, farklı yetişti demiş, sonuçta bana izin çıktı. ‘Kamelyalı Kadın’da Fikret Hakan’la başladık. Aynı anda izin çıktığı için, şu anki Sadri Alışık Tiyatrosu olan, o zamanın Küçük Sahnesi’nde ‘Sevgili Gölge oyununda Münir Özkul ile başrolleri paylaşarak tiyatro kariyerime başlamış oldum.


Ailenizin tepkisi nasıl oldu?


Ailem ilk zamanlar olayın buralara kadar geleceğini pek tahmin etmediler. ‘Bu çocuk dut ağacının arkasından çıkan küçücük bir kız çocuğu’ diye gülüp geçiyorlardı, çok ciddiye almadılar başta tabi. Beni en ciddiye alan ağabeyim Attila İlhan oldu.  Konservatuarla ilgili ilk olarak, ağabeylerim babamla konuştu. Babam da çok ileri görüşlü bir adamdı. Çocuklarının önünü kesen bir baba değildi,  isteklerimizi önemserdi. Babam, ‘Evvela hayatının ne getireceği belli değil. Hayat böyle gitmeyebilir. Bir mesleği olsun ondan sonra yapabilir’ demişti. 

 

Türk sinemasında rol seçme özelliğinizle tanınan, bilinen sanatçılarımızdansınız. Hangi rolleri kendinize yakın bulursunuz? Rol çıkarırken nasıl bir süreçten geçersiniz?


Şimdi ben yüzde yüz masum, saf, iyi niyetli, jönü bekleyen kız tiplerini oyunculuk olarak çok verimli bulmam. “Kamelyalı Kadın”ı çektiğimde 20 yaşında bile değildim. Ona rağmen o aurayı yaratabiliyordum. O havayı, o ifadeyi ve o insanın yaşadığı duyguları empati yapıp, hissedebiliyordum. Oyunculuk olarak bir arayıştı o yani. Doğru oyunu yakalamak, o tipi tam oturtmak çok önemlidir oyunculukta. Bir rol gelir, lafları öyle gerekiyor diye söylerseniz ama o laf orada kalabilir kimi zaman. Oyunculukta hem kişiliği kabul ettirmek hem de kişiliğe dikkat çekmek çok önemlidir.


Tipi çok iyi yakalamaya çalışıyorum. Hayatın içinden o karakteri düşünüyorum, arıyorum. Zaten çok gözlemci bir oyuncuyumdur. Şu an burada sizi bile gözlemlerim ben. Böyle bir rol geldiğinde tak diye yakalarım.


Oyuncunun gözlem yapması çok önemlidir. Oradaki iki nüans sana müthiş bir şey katabilir ve birden oyunu yakalamanı sağlar. Yoksa herkes lafları söyler, biraz öyle bakıp böyle bakıp sahneye çıkabilir. Ama mesele o değil; mesele o kimliği yakalayıp kabul ettirmektir.

 

Tiyatro oyunculuğunu; “Küçük mutluluklarla yetinen savaşçılar” olarak tanımladığınız tiyatroya uzun bir aradan sonra “Sonbaharı Beklerken” ile döndüğünüz. Bu oyunu sahneye koyma fikri nereden çıktı peki?

 


Şehir Tiyatrosu’ndan emekli olur olmaz kendimi Sadri Alışık Tiyatrosu'nda buldum aslında. Her yıl üst üste oyunlar oynadım. Sonra Kerem (Alışık) çok kadrolu oyunlara yöneldi. Daha sonra, öncekilerin tekrarı olmayan, çok bilinmeyen, etkileyici ve benim oynayabileceğim bir oyun arıyışı içine girdim. O günlerde yönetmenimiz Naşit Özcan, daha önce izlediği “Iris” filmini hatırladı. Beşiktaş’a gidip filmin DVD’sini bulduk, izledik. Ve “Iris” beni çok etkiledi…


Evvela oyunu farklı bir şekilde yazdırdık. Sonra proje büyüsün diye karakterin gençlik dönemini de yansıtmak istedik sahneye. Oyunun yazılması üç ayı aldı; yazılması düzeltmeleri de sonrasında oldu tabi.


Ocak ayında prömiyeri yapılan oyuna seyircinin ilk tepkisi nasıldı?


Hem bizim camiadan hem tiyatro izleyici tarafından her oyunu kabul etmeyen sabit bir tiyatro seyircisi vardır. Doğal olarak da her oyuncunun korkuları mutlaka vardır prömiyerde. Sırf beğenmemiş olmak için de beğenmeyenler çıkabiliyor çünkü. Prömiyer sonrası ilk defa seyircilerin neredeyse hepsi gözyaşları içerisinde boynuma sarıldı,  tabi çok etkilendim. Çok isabetli bir iş yaptığımıza bir kere daha karar verdim.

 

Çünkü biz hayatı canlandırıyoruz. Bu oyunda da hayata dair pek çok şey var. Buradaki hikayede en ürkütücülerinden biri. Düşünsenize Iris kendini hayata çok donanımlı hazırlamış biri. Hayatı boyunca müthiş bir entelektüel, müthiş felsefe kürsüsü olan, müthiş bir yazar, müthiş bir birikime sahip ama birden Alzheimer'a yakalanıyor.  Ve hayatın o dönemine gelene kadar da biraz marjinal, biraz da kafasına estiği gibi yaşayan biri olmuş hep. Bu yüzden karakterin seyirciye ilgi çekici gelen pek çok yanı var. Aldığımız geri dönüşler hep bu yönde.

 
Türk sinemasının unutulmaz usta oyuncusu Sadri Alışık ile Çolpan İlhan aşkı deyim yerindeyse gerçek bir love store. Aşkın sıradanlaştığı, neredeyse önemsizleştiği şu zamanlarda, siz aşka nasıl bir anlam yüklüyorsunuz? 

 


Aşk öyle insana olağan gelen bir şey değildir. Gerçekten bir aşksa,  bir kere aşık olunur diye düşünüyorum. ‘Bununla olmadı, şimdi onunla iyiyim’ demek çok doğru değil. Aşk sevginin çok üzerinde bir duygudur ve iki insan arasında her zaman olabilir. Yalnız esas olan o duyguyu koruyabilmektir.


İki ayrı insanın ortak bir hayatı yürütmesi çok zor bir şeydir. Kimse, kimseyle aynı değildir çünkü. Bu karşılıklı bir özveri durumudur. Zaman zaman meseleyi toparlamak, zaman zaman sevdiğiniz adama bazı toleransları vermek; en ufacık bir şeyden mesele çıkarmamak gerekiyor. İlişkiye biraz daha olgunlaşarak bakmak gerekiyor.


36 yıllık evlilik hayatımızda bir gün bile kavga ettiğimizi hatırlamam.  Vardır bazı durumlar ama ciddiye almazdık, o münakaşaları bile gırgıra alırdık hep; neşeli bir evlilikti bizimki. Tabi evlilikte kadının çok büyük katkısı var. Kadın bunu çok iyi idare edebilir. Her şeyi mesele yaptığınızda ilişkiler laçkalaşıyor, olayın sihri bozuluyor. 


Herkes birbirine bir şey söyleyebiliyor, kızabiliyor, kapıyı çarpıp gidebiliyor. Bu hakareti siz taşıyabilir misiniz? O hale getirmemek için, her şeyi çok makul ve iyi ayarlamak lazım. Karşılıklı saygı da çok önemlidir. ‘Ben burada oturayım, o ne yaparsa yapsın… Sonra buluşuruz, ne olacak. Benim bir randevum var’ demek pek doğru değil.

 


Peki size göre mutlu bir evliliğin temelinde neler olmalı?


İnsanın hayata başlarken, öncelikle ne yapacağına karar vermesi çok önemlidir. Ne istediğini bilmek esastır. Ne istediğinizi bilince, ona ait bütün şeyleri düşünmeye başlıyorsunuz ve kendinize ona göre bir yol çiziyorsunuz. Nerden yaparım, nasıl yaparım diye düşünmeye başlıyorsunuz.

 

İkincisi sevgilinizi veya ileriye dönük düşündüğünüz insana da bakarken aynı şeyleri düşünmeniz lazım. 'Ben neyim? Nasıl bir karakterim?  Ben ne yapabilirim? Nereye kadar ne yapabilirim? Sınırlarım Neler?' sorularını rahatlıkla cevaplayabilmeniz çok önemlidir. Tabi  bu hem kendinizi hem de karşınızdaki kişi içinde aynıdır; birbirinizi iyi tanımalısınız. Çünkü çok ciddi bir yoldur evlilik. Yüzde yüz size uyacak diye de bir şey yoktur.


Mesela o adamın çeşitli renkleri, zevkleri vardır. Ve onları ondan alamazsanız. Çünkü renkleridir sizin hoşunuza giden şey. O renkleri yaşarken, onun önünü kesemezsiniz. 'Nereye kadar buna katlanabilir? Nereye kadar durabilirim?' diye iyice, en ince ayrıntısına kadar düşünmelisiniz.

 

 

Mesela benim kocam  insanları çok seven, her gece evinde misafir ağırlamaktan hoşlanan, içki seven, her an yerinde duramayan, gecenin 03:00’ünde bile alıp beni bentlerde öten bülbülleri dinlemeye götürmeyi teklif edebilen biriydi. Hiçbir zaman ona ‘Ben sabah saat 06:00’da kalkacağım, gelemem’ demiyordum. Çünkü bakıyorum o kadar neşeli ve mutlu ki onun o hevesini kırmak istemiyordum hiçbir zaman.

 

Örneğin, ben çok titizdim. Giyinme dolabını milimetrik şekilde düzenlerdim. Sadri ise tam tersi dağınıktır. O ne yapar yapar benim o düzenlediğim dolabı bozar sonra da ‘Bu dolapların hali ne böyle, niye düzenli değil?’ diye şakalar yapardı. Güler geçerdik… Şimdi bunu büyütmenin bir anlamı var mı? Alt tarafı bir dolap yeniden düzenlenebilir öyle değil mi? Her şeyden bir münakaşa konusu çıkarmak doğru değil. Bir an düşünülmesi gerekiyor.


Mesela Sadri sigarasının yanından çakmağının alınmasına çok sinirlenirdi. Ben ise bazen alır işim bittikten sonra herhangi bir yere bırakırdım. Sadri sinirlenirdi ama tatlı tatlı. Bunlar çok basit şeyler ama bir evlilikte veya beraberlikte bu basit şeyler çok da önemlidir. Yani olayları çok büyütmeden, farklı  yönden bakmaya çalışılmalı mutlaka.


Bir beraberlikte esaslar önemlidir: Evleneceğiniz kişi namuslu bir insan olmalı, evinin sorumluluklarını alabilecek bir yapıya sahip olmalı, kafası çalışan, belli bir kültür düzeyi olan, belli şeyleri belli yerlere kadar yapabilecek seviyede olmalı. Bütün bunlar zaten ilişkinin başında belli olur.

 

Bir de ilişkilerinin uzun vadeli olmasına dikkat edilmeli. Bizim annelerimizin babalarımızın yaşadığı evlilikler, belki o dönem için biraz kadervari ama bu dönem için de aynı hassasiyet, aynı itina gösterildiği takdirde  evlilikler de ilişkiler de uzun ömürlü olur.

 

Güler yüzü ve içten sohbetiyle beni kendine bir kez daha hayran bırakan

 usta oyuncuya ne kadar teşekkür etsem azdır.


Sanat yaşamınızı ve kendi özel hayatınıza dair bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?


Hayatın içinden anlatacağım çok güzel hikâyeler var esasında. Gencecik bir kızın bir oyuncu kocasıyla yaşadığı bir aşk hikâyesi… Onun senaryolarıyla çalıştım, onunla tipleri beraber düşündük, kimi zaman o rolü nasıl oynasak diye birçok kez düşündük; böyle birçok anım var Sadri’yle. Bunları tabi kitaplaştırmak isterim ama halen yoğun bir tempoda çalıştığım için buna şimdilerde vaktim pek yok.


"Boşluk ve boşa geçen zamanlar bence çok yazık. Ne yapabiliyorsanız yapmanız lazım.” Bu yaşam enerjinizin sırrı nedir? Planlarınız olur mu uzun veya kısa vadede?


Herhangi bir sırrım yok. Öyle uzun uzadıya planlarım yoktur. Çok çalışkan bir insanımdır. Yani benim ‘of’um yoktur.


Sizin gibi bir duayenden ders alma fırsatı yakalayan Sadri Alışık Akademi’deki genç oyuncu adaylarına bu meslekle ilgili önceliklerinin neler olması gerektiğini söylüyorsunuz?


Hayatı ciddiye almalarını,  oyunculuğu çok önemsemeleri gerektiğini söylerim hep. Hangi mesleği seçeceklerse, o işe gereken bütün malzemeyi içsel olarak hazırlanmaları gerekir.


Mesela ben burada otururken karşımda bir adamla bir bayan varsa onları gözlemlerim. Ben onlara hep söylerim: ‘Otobüse binin, insanları gözlemleyin. Oturun sokak satıcısını izleyin.’ Bunlar hep bilgi birikimi yapar insanda. İnsanın dağarcığında bir yere girer. O an o karaktere girdiğiniz zaman, o gözlemlerinizle o karakteri hemen yakalarsanız çünkü. Bir rolü iyi anlamak çok önemlidir. 'Niçin bu rol buraya yazılmış? Yazar ne söyletmek için koymuş bunu?’ Bütün bunları çok iyi anlamak önemli. 

 

Oyunu anladıktan sonra da kendi imkanlarınızı geliştirmiş olduğunuz için rolü çıkarmaya çalışırsınız. O adam nasıl oturur, nasıl kalkar, nasıl konuşur, nasıl hareket eder hepsi gözlemle rahat bir şekilde ortaya çıkabilir. O zaman daha iyi bir oyuncu oluyorsunuz.  Kimi zaman tam olmasa da eksik de olsa o rolü yakalayabilirsiniz. Kolay bir şey değildir oyunculuk. 


Akademiye gelen herkes oyuncu olabilir mi?


Herkes oynayabilir ama belli bir yerlere ulaşabilmek için çok şeyler lazım. Oynadıkça giderek geliştirilebilir oyunculuk. Oyuncu eksikliklerini oynayarak tamamlayabilir yani. Bir oyuncu ustalarından iyi gözlem yapabilir. Neyin, nerde, nasıl yapıldığını, niye kendinin eksik kaldığını dikkat ederse anlar. Bir cümleyi söylediğiniz zaman zaten, bunun tam doğrusunu söyleyemediğinizi anlarsınız. Bir şey ister o: İçindeki duygu mu az gelir, ağır mı söylersiniz, yoksa anında giremez misiniz. Yani birçok etken vardır. Bunları zaman içinde öğrenir oyuncu. Oynaya oynaya da düşünerek, fark ederek de bunu öğrenir oyuncu.


Son dönemde hangi oyuncuları, hangi filmleri beğeniyorsunuz?


Son zamanlarda pek sinemaya gidemedim. Evde izliyorum filmleri. En son Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu”yu çok beğendim.  Babam bir süre kaymakamlık yapmıştı. Benim çocukluğum da hep oralarda geçti, çok iyi biliyorum bu yüzden. Çocukluk anımlarımla çok örtüşüyordu, çok gerçekçiydi. Çok çok beğendim filmi. 

 

Türk tiyatrosunun ve sinemasının usta oyuncusu Çolpan İlhan'a hepimizaileyiz.com ailesi olarak teşekkür ederiz.

 

Nisan 2012

Röportaj: Cansu BULDU ÇAN

 

Dikkat: Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, hiçbir şekilde kullanılamaz.

 

 
 
loading...
loading...