Buket Dereoğlu: "Yapımcılar Dizileri Çok Çabuk Harcıyor"

Değerli tiyatro sanatçısı Buket Dereoğlu'na hepimizaileyiz.com ailesi olarak teşekkür ederiz.

Bu ay ki “Sanata Dair Söyleşiler”in konuğu, değerli tiyatro sanatçısı Buket Dereoğlu.

 

Dış güzelliğini ruhunun güzelliğiyle bütünleştirmiş, her daim genç kalmayı başarabilen ender insanlardan biri Buket Dereoğlu.

Düşündüğünü söylemekten çekinmeyen, ne istediğini bilen, son derece realist biri.

 

Tiyatroyu tercih edememesini tamamen maddi nedenlere bağlayan sanatçı, çoğu tiyatro sanatçısının da dizilerde yer almasını bu sebebe bağlıyor.

 

“Aptal Sarışın” rollerinde oynamaktan çok, polisiye filmlerinde kendini görmek isteyen Dereoğlu; kişilerin sırf manken diye, ölçüleri 90-60-90 diye başrollerde yer almasından da biraz şikâyetçi.

 

Değerli sanatçı, şimdilerde bir dönem evli olduğu Özgür Özgülgün ile Samanyolu TV'nin sabah programı 'Sabah Kahvesi'nde aile içindeki problemleri anlatan skeçlerle izleyicisiyle buluşuyor.

Programın çekimleri arasında, stüdyolarına konuk olduk. Bütün içtenliğiyle sorularımızı cevaplayan Dereoğlu’nu, çok yakında TRT ekranlarında yayınlanacak “Sudan Sebepler” dizisinde izleyeceğiz.

Sevilen oyuncuyla, sanata ve yaşama dair keyifli bir söyleşi yaptık.

Tiyatro sanatçısı olmasaydınız, nasıl bir kariyer planlardınız kendinize?

 

Eğlence sektöründe işletmeci olmak isterdim. Mesela büyük bir kulübü işletmek isteyebilirdim. Ticareti seviyorum çünkü.

Nasıl bir çocuktunuz? Okulda başarılı bir öğrenci miydiniz?

Okulda, matematiğim ve edebiyatım iyiydi. Onun dışındaki bütün derslerim kötüydü. Tarih ve coğrafya dersini hiçbir zaman sevemedim. Fakat sayıları çok severdim. Ezberim çok kuvvetlidir. Sevmediğim ders olduğunda, konu çok basit dahi olsa aklıma girmezdi.

O yıllara ait unutamadığınız bir anınız var mı?

Ortaokuldaki edebiyat öğretmenimiz, bilmediğimiz kelimelerin olduğu bir metin verirdi bizlere. Kelimelerin anlamlarını sözlükten bulur; onu bir cümlede kullanarak örneklendirirdik. Tüm kelimelerin karşılığını doğru olarak yazmıştım defterime; fakat örneği önce yazıp sonra ne geldiyse aklıma sildim. Öğretmen yaptıklarını oku deyince bana, defterde olmayan örneği varmış gibi, aklımdakilerini söyleyerek okur gibi yapmıştım; yani yalan söylemiştim. Öğretmenim defterini getir dediğinde, örneği defterimde görmeyince, niye yalan söylüyorsun diye çok kızmıştı ve bana: “Git tahta cetvelini getir!” demişti. Tahta cetvelini şöyle yanlamasına tutarak elime bir vurdu; canım çok acımıştı. Tabi o sene beni sınıfta bıraktı. O yıllarda Türkçeden kalan biri, bir daha bütünleme sınavlarına da giremiyordu; dolayısıyla da direkt sınıfta kalmış oluyordu. Daha sonra annemin de çabasıyla, bir af çıktı Milli Eğitim Bakanlığı’ndan. O yıl, sınıfta kalmaktan kıl payı kurtulmuştum.

Bugüne kadar sayısız dizi filmde oynadınız. “Şu rolü oynamayı çok isterdim” dediğiniz bir rol var mı?

Komedilerdense, polisiyelerde rol almayı çok isterim. Konservatuar mezunuyum; bir kere klasik eğitim gördüm; hiçbir zaman rol ayrımı yapmıyorum ama her nedense aynı bildik sarışın tiplemelerine uygun görülüyorum. Bir kere yaptığınız tiplemeler insanların gözüne yerleştiği zaman çok da farklı roller gelmiyor maalesef.

En beğenerek oynadığınız roller hangisiydi?

Yer aldığım dizilerin hemen hemen hepsi uzun vadeli oldu. Bizimkiler 14 sene, Tatlı Kaçıklar 6 sene, Cümbüş Sokak 5 sene sürdü. Cennet Mahallesi de öyle. Bütün bunlar hep uzun vadede olan işlerdi. Genelde severek oynadım hepsini.

‘Usta oyuncular oturuyor; acemiler çalışıyor” demişsiniz 2006 yılında sizinle yapılan bir röportajda. O günden bugüne değişen bir şey oldu mu?

Bu işi meslek olarak seçen insanlar otururken, gidip bir mankenin çalışması hoşuma gitmiyor benim. Veyahut da bu işle hiç ilgilenmeyen bir insanın "Ben oyuncu olmak istiyorum" diye bir dizide oynuyor olması, tiyatroda yer almasını pek hoş karşılamıyorum. Bu işin okullarını okuyan, eğitimini alanlar olarak bizler bu mesleği niye seçtik o zaman? Ben de o zaman diş hekimi olayım hiç okumadan; mümkün müdür bu? Ne olacak ki kerpeteni vur çek dişi… Olacak şey mi bu? Herkes işin kolayına kaçıyor. Bu yüzden, her zaman bu fikrimi benimsedim.

Sadece 90-60-90 ölçülü kadın diye, yakışıklı adam diye, bir mankenlik yarışmasında birinci seçildi diye dizilerde başrolü oynamamalı. Bir de bu kişileri, başkaları seslendiriyor ve insanlar da buna inanıyor, dolayısıyla da beğeniyorlar... Bütün bunlar yalan yani. Güzelliği ön plana çıkarmayı bir kenara bırakmaları gerekiyor artık. Tiyatro sanatçısı olup, bu işi meslek edinmiş birçok güzel kadın, yakışıklı insan var. Dolayısıyla bu konuda biraz idealist düşünüyorum.

Son dönemdeki oyuncuları nasıl buluyorsunuz? İçlerinden beğendikleriniz var mı? Genç oyuncuların en sık yaptıkları hatalar neler?

Onları öyle tek tek incelemiyorum; bir bütün olarak görüyorum. Herkes birbirini tamamlıyor diye düşünüyorum. Castta birbirinden farklı insanlar bir bütünü oluşturuyor. Hiçbir zaman öyle bunlar ne kadar yeteneksiz, şöyle böyle demiyorum. Mutlaka ki iyi bir tarafları oluyor. Çok fazla harcamaya yönelik bir seyirim yok benim. Mutlaka o işin içinde bir bütün olarak görmeye çalışıyorum.

Özellikle dizilerin ilk bölümleri çöpe atılası bölümlerdir. Bir rol çıkana kadar, oyuncular o role alışana kadar, seyirci onlara alışana kadar diziye bir fırsat verilmeli. Bu konuda en eleştirdiğim husus, yapımcıların dizileri çok çabuk harcıyor olması.

Üç bölümde bile bileti kesilen diziler oluyor. Bu durum hiç hoşuma gitmiyor. Biraz hak vermek, birazcık zaman vermek gerekiyor. Çünkü usta oyuncular bile ilk bölümlerde senaryoya, hikâyeye hemen alışamıyor. Her şeyden önce oyuncu olarak birbirlerine daha alışamıyorlar. Yani her zaman birbirini tanıyan insanlar birlikte oynamıyor ki. Hiç tanışmamış insanlar birlikte birden bire başrolü paylaşıyorlar. Tiyatro gibi bir ay çalışarak sahneye çıkartmıyoruz dizileri. Senaryo geliyor elimize, üç dört günlük bir çalışmadan sonra oynamaya başlıyoruz.

Oyuncunun yetenekli olup olamadığına o anda karar verilemiyor. Ancak belli bir süre sonra doğru karar verilebileceğini düşünüyorum. Ama o kadar da oyuncu olup da yeteneksiz insan yok gibi bir şey. Mankenlikten gelenleri buna dahil etmiyorum tabi.

Şimdi, “Ben de mi?” diye soranlar olabilir. Sinirlenip: “Evet sen de” diyebilirim. İlla herkes de beni beğeniyor diye bir kural yok tabi. Biraz bir şeyleri bilerek yapmak lazım. Model diye, manken diye dizilerde rol almamalı kişiler. Her burnunu yaptıran dizilerde yer alıyor sonra...

Dünyalar tatlısı bir oğlunuz var. Oğlunuz Can’dan sonra: “Anne Olunca Anladım” dediğiniz bir şey oldu mu hayatınızda?

Özgür’le (Özgür Özgülgün) boşanalı bir buçuk sene oldu. Burada beraber çalışıyoruz. Çok iyi arkadaşız, kötü hiçbir şey yok aramızda. O, babalık görevlerine çok iyi bir şekilde devam ediyor. Ben de annelik görevime devam ediyorum. İyi yapıyoruz ki bu işi, çocuğumuz gayet mutlu. Hem benle mutlu, hem de hafta sonları babasıyla olduğu zamanlarda.

Çocuğunuza tek bir öğüt verecek olsanız bu ne olurdu?

Ona öğrettiğim ilk şey, bağımlılık istemediğimdir. Devamlı öpsün, yanı başımda olsun istemiyorum. Aşırı bağlanmasın bana; çünkü hayat kısa, iki gün sonra ne olacağımızı kimse bilemez, ölebilirim. Onun bu aşırı bağlılığından dolayı daha fazla acı çekmesini istemem. Güçlü ve bağımsız olmalı ve her şeyi benle yaşamamalı. Bağımlı olma konusu tabi hayattaki her şey için geçerli.

Bir kere yalanın hiçbir şekilde hayatında olmasını istemem. Ayrıca, uyuşturucudan ve süratten de uzak durmasını isterim ondan.

Nasıl bir annesiniz? Pirpirikli mi yoksa özgürlükçü mü ya da her ikisinden de azar azar?..

Hiç pirpirikli değilimdir; son derece özgürlükçüyümdür. Bir yandan başka şeyle ilgilenir gibi yaparım ama bir yandan da onu belli etmeden takip ederim. Asla müdahaleci bir anne değilimdir. Gizliden gizliye kontrol etmeyi seçerim hep.

Yeni oyuncu adaylarına eğitim vermek gibi bir projeniz var mı şu anda ya da ileride?

Öğretmenlik yapan çok arkadaşım var ama eğitim verirken çok çabuk sinirlenebileceğimden dolayı eğitmenliği yapabileceğimi düşünmüyorum. Tecrübeyi aktarmanın başka bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Bildiğim şeyi çok iyi anlatamayabilirim çünkü. Dolayısıyla da az bildiğim şeyi yapmak istemem. Ama bana konservatuara girmek isteyen birini çalıştırır mısınız derseniz onu yapabilirim.

Yakında TRT ekranlarında bir aile komedisi dizisinde rol alacaksınız. Biraz bahsedebilir misiniz bizlere?

Evet, TRT’de “Su'dan Sebepler” adında bir dizide yer alacağım. Dizide, Oya Aydoğan, Kayra Şenocak, Murat Akkoyunlu gibi pek çok değerli sanatçı yer alıyor. Türk aile yapısına sahip bir ailenin yaşamındaki olaylar komik bir dille anlatılıyor. Dizide üç kız kardeşiz. Ben, evin çekip çeviren kızını oynuyorum. Annem, babam her probleminde bize geliyor. Dizide eşim, aileme karşı çok saygılı, onlara daima yardımcı olmaya çalışıyor. Tabii çocuklarımız da var.

Dizide, çocukların fark ettirmeden ebeveynleri üzerinde kurduğu otoriteye, onların büyürken yaşadığı ve yaşattığı sorunlara şahit olacağız. Oldukça renkli aile bireylerinin günlük yaşamları, olaylara tepkileri, hüzünleri ve sevinçlerinin mizahi bir dille işleneceği dizide izleyenler kendilerine benzer pek çok karakter bulabilecek. Tipik bir Türk ailesi tablosu çiziyoruz aslında. İzleyicilerin beğenisini kazanacağını umut ediyoruz.

En son sizi Romantika adlı müzikal oyunda izledik. Yakın bir tarihte sizi tiyatroda görebilecek miyiz?

Tiyatro yapmayı çok seviyorum ama tiyatroda maalesef para yok. Benim tiyatroyu yapmam için onun da bana bir şeyler vermesi lazım. Haftanın beş günü dizi çekimindeyim, iki günü de burada çekimdeyiz. Bu yoğun bir tempo tabi.

Çoğu tiyatro sanatçısı niye dizi yapıyor? Tabiî ki para kazanabilmek için. Dizilerden kazandığımız kadar tiyatrodan kazanabilsek hepimiz tiyatro yapmayı seçeriz tabiî ki. Eminim bütün oyuncular da böyle düşünüyordur.

Özellikle de özel tiyatrolar izleyici konusunda kan ağlıyor adeta. 20 kişiye oyun oynuyor insanlar. Maça gidin; stadyumlar taşıyor adeta. 30.000’lik stadlar 60.000’e çıkarılıyor. Genişledikçe genişliyoruz stada gelince. Oraya giden bilet parasıyla tiyatroya da gidebilir çok kolaylıkla. Çok farkı yok. Bu yüzden, insanları tiyatroya çekebilmek için başka şeyler yapılmalı diye düşünüyorum.

Moraliniz bozuk olduğu zamanlarda kendinizi mutlu etmek için neler yaparsınız?

Çok çabuk demoralize olurum. Bayılırım megolomanlığa. Ufacık bir şeyde çok çabuk keyfim kaçar, adeta sünepe olurum. Kendimi iyi hissedebilmek için de araba kullanırım; müziği de sonuna kadar açarım. Gidebildiğim yere kadar giderim. Ya da yatar uyurum.

Hayatı tek bir cümlede tanımlıyor olsaydınız bu ne olurdu?

Hayatta ilk önce gelmesi gereken şeyin sevgi olduğuna inanıyorum. Çünkü sevgiyle oluyor her şey. İş hayatı da sevgiyle oluyor, eşinle de sevgiyle evliliğini yürütüyorsun, çocuğunu da sevgiyle büyüyorsun.

Yemeği bile sevgiyle yaptığın zaman o tada doyum olmuyor. Dolayısıyla da her şeyin başı sevgi. Sağlık da sevgiyle geliyor zaten. Kendini, ruhunu sevdiğin zaman pozitif oluyorsun ve hastalıklardan uzak oluyorsun.

Şubat 2011

Röportaj: Cansu BULDU ÇAN

Fotoğraflar: Hürriyet Kelebek

Dikkat: Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, hiçbir şekilde kullanılamaz.

 
 
loading...
loading...