"Arzuyla, Coşkuyla, Tutkuyla" İlker Ayrık

Bir kısmımız onu "Geniş Aile"deki Mürsel karakteriyle tanıdı, sevdi; “Seksenler”deki Çağatay’la da gönüllerdeki yeri daha bir pekişti.

 

“Arzuyla, tutkuyla, coşkuyla” sunduğu “Ben Bilmem Eşim Bilir” yarışmasındaki eğlenceli ve sıradışı  performansıyla dikkatleri üzerine çeken  tiyatro sanatçısı İlker Ayrık son dönemde adından sıkça söz ettiriyor. 

 

Ünlü sanatçı, vizyona girmesi merakla beklenen sinema filmi “Çakallarla Dans"ın  aslında politik bir güldürü olduğunu söylüyor ve son derece ilginç bir yorum yapıyor: "Çakallık yapmadan çalışmak isteyen insanlar, büyük çakalların tatlı maşaları olarak hep içeridelerdir; düşkünler, açlar, sefiller... Hayat böyle, sistem böyle."


Lisedeyken matematik bölümü öğrencisi olan ve o yıllarda aslında endüstri mühendisi olma hayalleri kuran sanatçıyla, yeni sahneye koyduğu  "Sığıntılar" adlı oyununun galasından birkaç saat önce, sanat dünyasına adım atma macerasını ve merak ettiklerimizi konuştuk.

 

Kaç yaşından beri sahnelerdesiniz?


Aşağı yukarı 10 yıldır.


Ne zaman “oyuncu olmalıyım” dediniz?


Çok daha baştan çıkarıcı bir hikayem olsun isterdim ama maalesef çok klasik bir hikayem var. Lise dönemimde tiyatro yaptım ve kendi kendime dedim ki: “Evet, ben oyuncu olmak istiyorum.” Çok basitti yani. Herhalde memleketteki tiyatro sanatçılarının % 90’ının da hikayesi böyledir.


O zamana kadar hiç aklımda yoktu. Derslerden kaçmak için tiyatro kulübüne girdim; zaten o yaşlarda bütün kulüplere bu nedenlerle girilirdi. İlgim de vardı tabi ama profesyonel olarak hiç düşünmüyordum. Ben matematik bölümü öğrencisiydim. Lisedeyken endüstri mühendisi olmak istiyordum. İşte o sahne tozu diye herkesin anlattığı durum tabi beni de etkiledi.


İyi de etmiş.


Bilmiyorum, buna tarih karar verecek.(gülüyor)


Sizi en çok etkileyen, size en çok katkı sağlayan hangi karakterdi? Neden?


Çok zor bir soru. Oyunculara böyle bir şey sormamak gerekir. Çünkü oyuncular kayıramazlar rollerini. “Bunu daha çok seviyordum, bunu daha az seviyordum” diyemezler yani. Sinemada, tiyatroda ve televizyonda oynadığım bütün rolleri severek oynadım. Ya da oynamaya başladıktan sonra sevmeye başladım.


“Seksenler” dizisinin sağlam bir seyircisi var, bunu neye yoruyorsunuz?

 
İnsanların 80’lerde olan sıcak günlere, güzel ilişkilere ihtiyacı var. O yıllara özlem var. 80 ihtilalinden sonra cehenneme dönmüş bir memleketi özleyecek durumdaysak zaten vay halimize. Ben bu diziyle ilgili hep aynı şeyi söylüyorum. 32 sene sonra 1980 yılını özlüyorsak ve o yıllarda bunun kıymetini bilmiyorsak muhtemelen şu anda da 2012 yılının kıymetini  bilmiyoruzdur ve 32 yıl sonra bu berbat günleri özleyeceğiz.


Ailede tek oyuncu siz misiniz?


Profesyonel olarak evet. Annem Makedon. Amatör olarak dayım Makedonya’da tiyatro yapıyordu, bir diğer dayım heykeltraştır. Fakat çalışmaları hep yarı profesyonel kalmış. Ailede hayatını bu meslekle geçindiren tek kişi benim.


Son dönemde oynadığınız projeler genelde komedi, mizah üzerine. Bu sizin tercihiniz mi yoksa öyle mi denk geldi? 


Değil. Mesela bugün oynayacağımız oyun, evet komedi öğesi var ama çok trajikomik bir hikaye. Zaten komedi oynamıyoruz yani.


Siz hangisinden keyif alıyorsunuz?


Ben iyi yazılmış bütük tekstlerle, iyi aktörlerle olan tüm oyunlardan keyif alıyorum.

 

Türünü önemsemiyor musunuz?


Hayır, çünkü  türüne edebiyatçılar karar verir, oyuncular karar vermez.

 

Kimi zaman sahnede veya filmlerde ağır roller oynayabiliyorsunuz. Oyuncunun psikolojisini etkiliyor mu bu durum?


Biz bugün sahnede 2 saat 15 dakika oldukça trajik bir oyunu oynayacağız; belki o durumdur bilemiyorum... “Bu rol beni depresyona soktu” diyen bir oyuncu varsa o iyi bir oyuncu değildir. O zaman çok problemlidir bu arkadaşlar. Bu durumu kendileriyle tartışmak isterim. Çünkü bu, bir iş. Demirci işten evine döndüğünde hala evinin demirlerine bakmaz ki. Bu, bir meslek.


Fakat siz kendiniz dışında başka başka karakterlere bürünüyorsunuz, kimi zaman bir pisikopatı dahi oynayabiliyorsunuz. Bundan hiç mi etkilenmiyorsunuz? 


Siz gündelik hayatınızda ailenizle böyle mi konuşuyorsunuz?


Hayır.


Tamam ben de işte bundan bahsediyorum. Siz de şu an gazeteci karakterine bürünüyorsunuz. Benim de kastettiğim bu. Ben de mesleğim gereği bir ara Çağatay oluyorum, bir ara bunalımlı bir aydını oynuyorum. Siz bir milletvekili ile başka türlü röportaj yapıyorsunuz, bir çocukla başka bir röportaj yapıyorsunuz, bir sanatçıyla başka röportaj yapıyorsunuz öyle değil mi? Siz de aslında  işinizde başka karakterlere bürünüyorsunuz.


Son dönemde oldukça yoğun bir tempoda çalışıyorsunuz. Eşiniz bu durumdan hiç şikayetçi olmuyor mu?

 

Bunu eşime sormak lazım. Benim kulağıma bir şikayet gelmedi. Ama bu olmadığı anlamına gelmez.


Evlilikte aşkı daim kılmak mümkün mü?


O kadar zor bir soru ki. Ne söylesem patates. “Evet, mümkün desem” nasıl diye sorabilirsiniz. “Hayır” desem, eşim bunu okuyabilir, cevabım olmaz. Evlilikte aşkı daim kılmak mümkündür herhalde.


Çaba mı gerektirir?


Aşk için emek ve çaba gerekir mi bilmiyorum... Aşk, fazla lanet bir duygu. "Ben çok çaba gösteriyorum aşık olmak için" deyip de aşık olan bir insan tanımıyorum.

 

Sevdiği uğruna kendinden ödün vermeler aslında bunu tanımlamıyor mu?


Aşkla seversiniz; nasıl ki ben bu aralar çok yoğunum eşim bana katlanıyor ve kendinden ödünler veriyor; ben de bunun karşılığında elimden geleni yapıyorum, mutlu bir ailemiz olsun diye, sanırım budur. Emek olmadan yemek olmaz ki. Hangi işi yaparsanız yapın bu böyledir. 


Aklınızda nasıl baba figürü var?


Çok atıp tutuyorum arkadaşlarımla. Onlar da “şimdi atıp tutmak kolay” diyorlar ama çok rahat bir baba olacağımı düşünüyorum.


Ateşi 39 derecelere fırladığında veyahut da düştüğünde falan yine aynı rahatlıkta olacağınızı düşünüyor musunuz? 


Bekara karı boşamak kolay. Ha ben diyorum ki düşsün, ateşi yükselsin bir şey olmaz ilacını verir hallederiz muhtemelen diye tahmin ediyorum ama tekrar ediyorum bunu zaman gösterir.


Kız veyahut da  erkek çocuk hayaliniz var mı?


Yok. Biz de parola şu: Kız olursa erkek, erkek olunca da kız oluncaya kadar devam. Çok basit bir prensip. Hangisi denk gelirse.


Başarıyla sergilediğiniz sunuculuk sizin için ne ifade ediyor?  

 


Sunuculuk ile kariyerimde yeni bir alan açıldı. Bunu değerlendirmeye, iyi yapmaya çalışıyorum. Stüdyoda çalışmak, sunuculuk yapmak çok değişik bir duygu. Hiç oyunculukla alakası yok.


Sunuculuk konusunda size kim önayak oldu?


Tereddütsüz İrfan Şahin.“Tamam bu işi İlker yapar” deyip raconu kesmiş.


Siz olsanız, eşinizle bu yarışmaya katılır mıydınız?


Neden olmasın.  Ama şimdi hangi yarışmayı seyrederseniz seyredin evde, “Kim 500 Bin İster’e katılsam, bilmem kaç milyar alır gelirim” diyorsunuzdur.  Veya ‘Ben Bilmem Eşim Bilir’e katılsak var ya kesin biz arabayı alırız” deriz.


Kendi sunduğum yarışma başlamadan önce diğer yarışmalar ile ilgili ‘Var ya şu yarışmaya katılmak vardı’ diye kendi kendime atıp tuttuğum oldu. Ama şimdi çalıştığım için, bizim yarışmaya katılayım diye teknik olarak aklımda bir şey olmadı açıkçası. Bir yandan sunduğum yarışmada, yarışmacı olmak zor olurdu herhalde.


Düşünün ki katıldınız. Nasıl bir yarışmacı olurdunuz?


Alırdım arabayı.


Topuklu ayakkabılarla yürüyebilir miydiniz?


Ne gerekiyorsa yapardım.


Yarışmada gözlerinden adeta hırs fışkıran çiftleri -özellikle kadınları- görüyoruz; ekranlara yansımayan nelere tanık oluyorsunuz?


Çok var ama anlatırsam siz de kayıtdışı yapmak zorunda kalırsınız. Hanımefendilerin genel olarak hırslı olduğunu biliyordum kendimce ama bu yarışmadan sonra daha bir emin oldum. Beylerin de aslında genel olarak tırt olduklarını söyleyebilirim. Erkekler genelde hatun ne isterse onu yapmaya gayret ediyor. Hanımlar çok hırslı, erkekler hırslıymış gibi görünüp hemen vazgeçebiliyor.


Güç açısından nasıllar?


Psikolojik olarak da, fiziki güç olarak da arada sırada değişik örnekler çıkıyor ama ben bir genelleme yapıyorum tabi. Bunu da neticede sosyolog olarak yapmıyorum. Yani 50-60 bölümdür 240 çiftle çalıştım bunlara dayanarak söylüyorum.


Sonrasında sizi arayıp soran yarışmacılar oluyor mu?


Ya görüşmeler oluyor tabi; özellikle de bir-iki tanesiyle. Ne yapıyorsun? Nasıl çekimler ? diye arayıp soruyorlar halen.


Siz çiftlere o sıcaklığı veriyorsunuz.


Sağolsunlar, ama onlar da o sıcaklığı veriyorlar ki bu iletişim kurulabiliyor. Eğer ki bu kadar yoğun olmasaydım birçoğuyla defalarca görüşmüştüm. Çünkü çok güzel çiftlerimiz var. Arkadaş, dost çıkıyor aralarından, normal yani.


“Çakallarla Dans 2” çok yakında (aralık ayında) vizyona girecek. Seyirciyi ne gibi sürprizler bekleyecek biraz ipucu verir misiniz?

 


 “Çakallarla Dans 2”, “Çakallarla Dans 1”den daha iyi ve daha komik bir film oldu.

 

Keyifle izleyeceğiz o zaman.


Öyle tahmin ediyoruz. Biz de tahmin ettiğimizden daha büyük bir  keyifle oynadık.


Yeni karakterler var mı?

 


Var. Doğa Rutkay, Altan (Gördüm) ağabey var. Bir sahnedeki fikir babası olarak karşımıza çıkıyor Altan Gördüm. Zaten filmin başlarında biz önce şartlı tahliye oluyoruz. Ve olaylar gelişiyor. Namusumuzla tekrar para kazanmak istiyoruz. Çakallık yok. Elimizden geleni yaptık bir süre -filmin ortalarına kadar- sonra yine başımız beladan kurtulmuyor.

 


“Çakallarla Dans” politik bir güldürüdür aslında. İçi boş bir komedi değildir. Gerçekten çakallık yapmadan çalışmak isteyen insanlar, büyük çakalların tatlı maşaları olarak hep içeridelerdir; düşkünler, açlar, sefiller... Hayat böyle, sistem böyle.


Tiyatro Sanatçısı Aykut Taşkın ile beraber kurduğunuz Pervasız Tiyatro’da Polonyolu yazarın “Sığıntılar” adlı oyununu sahnelemeye başladınız. Nedir konusu? Sizi seyirci nasıl bir rolde karşılarında görecek?

 


Ben burada bunalımlı bir aydını oynuyorum diğer rolde de Aykut Taşkın işçilik yapan bir köylüyü oynuyor. Tasarım bir tekst. Bu tasarımla, bu iki kişinin evrensel bir temayı, mutlak bir kölelik üzerine diyaloglarına tanık oluyoruz.

  


Neden izlesinler bu oyunu?


Neden izlemesinler ki; her şeyden önce çok iyi yazılmış bir oyun.

 

En çok dinlediğiniz müzik türü?


The Tiger Lillies adında İngiliz dışavurumcu, protest bir grup. Kabare müziği yapıyor. Hatta izlemek için yurtdışına bile gitmiştim.


En etkilendiğiniz film?


“Çakallarla Dans” diyeyim buna (gülüyor). En etkilendiğim film Kusturica’nın ilk filmi “Çingeneler Zamanı” diyebiliriz ama “Underground”ı daha çok seviyorum.

 

Türkiye’de ve dünyada en beğendiğiniz oyuncular kimlerdir?


Birçok insan var. Tiyatro oyunundaki partnerim var Aykut Taşkın, bence olağanüstü bir oyuncu. Tansu Biçer, Fırat Danış çok iyidir. Ama çok  oyunca var beğendiğim.  Dünyadan en beğendiğim aktör ise Geoffrey Rush’tır. “Panama Terzisi”nde oynamıştı, çok beğendiğim bir aktördür.


Bu yoğun tempo içinde dizi izleyebiliyor musunuz?


Sürekli olarak takip edebildiğim herhangi bir dizi yok. “Seksenler”, sinema filmi, tiyatroda iki oyun... Dolayısıyla bu normal. Fakat denk gelirse izlemeye çalışıyorum. Çünkü bir çoğunda arkadaşlarım oynuyor; iki gün sonra karşılaşırsak rezil olmayayım diye baktığım oluyor.


Beraber oynamaktan keyif aldığınız oyuncu kim?


Aykut Taşkın.


Favori tatil yeriniz?


Evim. Son iki yıldır evde altı saat zaman geçirdiğim zaman bana tatil gibi geliyor. İlla bir yer söylemem gerekirse Kaş’ı söyleyebilirim.

 

 *****

 

Meraklısına Not: İlker Ayrık ve Aykut Taşkın'ın "Sığıntılar" adlı oyundaki olağanüstü performanslarına siz de tanık olmak istiyorsanız 28 Aralık 2012, Saat: 20:30'da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde olun.

 

Değerli tiyatro sanatçısı İlker Ayrık'a  hepimizaileyiz.com ailesi olarak teşekkür ederiz.


Röportaj: Cansu BULDU ÇAN

 

Kasım 2012

 

Dikkat: Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, hiçbir şekilde kullanılamaz.

 

 
 
loading...
loading...